I Am Because We Are

Standard

Merhaba,

İki ay önce elime bir DVD geldi bir müzik marketinde.  Madonna ve Malawi ile ilgili bir şeyler yazıyordu. Belli ki Afrika’daki  hastalık ve yokluğu anlatan bir belgeseldi. Madonna yapımcılığını üstlenmiş. Bir alıp bakayım dedim  ama evimin bir köşesine koyup unuttum.

 

Geçen gün odamı toparlarken DVD yi fark ettim ve tam da bu konuyla ilgili bir harekete geçmeyi düşünürken, bunu da izleyeyim dedim. Filmi izledikten sonraki araştırmalarım devam ederken ilham veren bir site ile tanıştım. Malawi’nin gelişmesi ve Madonna, Michael Berg ve Kabala Merkezi tarafından desteklenen bir organizasyonun internet sitesi…

 

https://donate.raisingmalawi.org//

 

Malawi cidden açlığı uçlarda yaşayan, HIV/AIDS, sıtma, verem, uyku hastalığı gibi peşlerini bırakmayan hastalıklarla boğuşan, öksüz yetimlerle dolu bir Afrika ülkesi. İşin garibi, bu ülke aslında doğanın yarattığı bir cennet aynı zamanda…

 

Şimdilerde Malawi gelişmeye çalışıyor, kurtulmaya çalışıyor sıkıntılardan. İçlerindeki umut daha fazla… Bizim sayemizde onlar da tek olmadıklarını hissedecekler.

 

Malawi’de bir atasözü vardır: Ben Varım Çünkü Biz Varız… Doğru, biz yoksak ben de olmazdım… Onlara “Biz”i hissettirelim…

 

Yazımı okuma zahmetinde bulunduğunuz için teşekkür ederim. Küçük ya da büyük fark etmez bunun hakkında konuşmak bile bir başlangıçtır… Maddi, Manevi ve Anlatımlı Desteğiniz için teşekkürler…

Reklamlar

Paşa Torunu

Standard

84 yılına ne kadar da uzağım…
doğumumu bile hatırlayamıyorum. Düşün ki ne kadar bunak bir kafam varmış, ileride olacağım gibi…
Daha annemin karnındayken taktı ismimi. Kimse bilmezken o dedi ki : “Prenses olacak bu”. Herkesin inanası vardı ama garip şüpheler içindeydiler. Sonuçta annem ve babam için ben süpriz bir yumurtayım o zamanlar. İstanbul ağzıyla “ne idüğü ” , tdk’nın telafuzuyla “ne idiği” belirsiz olan ben, iyice meraktan çatlasınlar diye de 13 gün geciklemli bir kız bebeği olarak dünyaya geldim.
1.5 sene içinde hafızalarımda bile 2 yaşındaki buzdolabının üstündeki doğumgünü hediyesi otropedik ayakkabılar kadar yer almayan 2 dedemi de kaybetmiştim. Bir ekrem biri ilhan…
İlhan dedem koydu prenses lakabını bana. Kendisi askerdi. Subaydı. Albaydı. Ve…ve hastaydı…
Hasta olduğu için meğer Paşalığı bir kenara bırakmış İlhan dedem. Paşa demek General demektir. İlhan ise hükümdar demektir.

Onu hiç anamıyorum dedim ya,ama o beni çok güzel anmış….
Ama ben artık prenses çağımı aştım. O yüzden artık onunla anılmak yeter bana.

Benim dedem, Paşa gibi dedem…

Battı Balık Yan Gider

Standard

Canım Arkadaşlarım,

Macaristan’da 4 Ekim’de meydana gelen patlama sonucu 1 milyon m3 zehirli alüminyumlu kızıl atık Tuna Nehrine ilerlemişti. Şu anda muhtemelen o kızıl çamur Karadeniz taraflarında balıklarımızı zehirliyor.

Balıklar bu zehirle beslendikten sonra, beslenme zinciri gereği bizim balıkçıların tezgahına düşüyor, ardından da midemize. Bir de balığın hakkını vermek için üstüne fırında limonlu helvaya ne dersiniz? Ohh! Afiyet bal şeker olsun.

 

Öte yandan “Afiyet” kelimesi Farsça “sağlık” anlamına gelmektedir fakat bize bu balıkların  pek sağlık getirmeyeceği aşikar değil mi? Nedeni ise, zamanında Çernobil olayında bize dayatılan radyoaktif maddeli fındıklar, çaylarla yaşatılan onca hezimet ve kaybolan hayatların bir benzeridir kızıl çamur faciası. O güzelim dip balıkları diye tabir ettiğimiz mezgit, mercan, kırlangıç, tekir, kefal, barbunya, dil, iskorpit, kalkanlar hatta yüzey balıkları olan hamsiler, istavritler, uskumrular, palamutlar bu kızıl çamurla beslenecek ve ağır metal sınıfına giren “alüminyum”, onların  bünyesinde birikecek. Ardından biz o balıkları afiyetsiz bir şekilde yiyeceğiz ve bu sefer bu ağır metalleri biz kendi bünyemizde biriktireceğiz. Sonra ne mi olacak?

Size bir bilgi; ağır metal asla ve asla vücuttan hiçbir yolla atılamaz. Acı ama gerçek: vücutta aşırı dozda ağır metal birikmesi sonucu olarak karın ağrıları çekeceğiz, sinir sistemi bozuklukları yaşayacağız, böbrek hasarlarımız oluşacak, kemik erimeleri başlayacak, çocuklarımızda otizm ihtimali artacak ve en kötüsü de hakkı rahmetimize kavuşacağız. Artık arkamızdan limonlu fırında helva yenmez de güzel bir çam fıstıklı helvayı kavururlar…

 

Ağır metal denilen kavram, vücutta yavaş yavaş, miligram miligram birikerek kansere ve çeşitli hastalıklara yol açan kurşun, kadmiyum, çinko, alüminyum, krom, bakır, nikel, vanadyum, gümüş, kalay, arsenik, cıva metalleridir. Sigara içmesek de, sağlıklı yaşasak da, bunlar bir şekilde vücudumuzda birikmektedir. Özellikle yediğimiz besinlerle (midye dolma, midye tava, dip balıkları, bunlara temas etmiş topraklarda yetişmiş sebzeler, boruların aşınması ile içtiğimiz sular, egzozlardan çıkan kurşun ile soluduğumuz hava) !
Siz siz olun şimdiden önleminizi alın ve ekte gönderdiğim balık takvimine aldanmadan Karadeniz tarafından gelen balıkları bu aylarda yemeyin.

Dünya genelinde, kirliliğin insanlık tarihinde ilk defa bu kadar arttığı göz önüne alınırsa tahminimce yakın gelecekte yüzyılın hastalığı kanser olacaktır. Kanserin nedeni bilinmiyor diyorlar. Bundan başka neden mi olur?

Sevg.
Selen

 

Ekim 2010

BaLIK Takvimi

OCAK

uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetlerini muhafaza eder. Hamsi tam yağlı durumdadır. çinekop, kofana, boldur. Dil balığının mevsimidir. midyenin mevsimi başlamıştır. tekir, kırlangıç bolca avlanır. İstanbul için midye ve ıstakoz iyidir.

ŞUBAT

bu ayda kalkan mevsimi başlar, mayıs sonuna kadar devam eder. tekir bol çıkar. uskumru, lüfer yağını kaybetmeye başlar. palamut lezzetini korumaya devam eder. gümüş balığı(hamsi familyası), derepisisi, minekop(levrek familyası-karadeniz tarafı), midye,dil balıgı(son zamanları) lezzetle yenir. İstanbul için levrek uygundur. Ama balıkların ekserisinin cogu yumurtalıdır.

MART

levrek ve kalkanın en lezzetli zamanıdır. uskumru ise çiroz(Karadeniz yönüne dönmeye başlayan uskumru) olmaya başlar. İstanbul için levrek, barbunya, tekir, karagöz (daha sonraki ay daha iyi olur), iskorpit ve mercan tercih edilir

NİSAN

kalkan lezzet bakımından yine başta gelir ve en bol zamanıdır. mercan, levrek, kılıç, kırlangıç bolca çıkmaya başlar. dolayısıyla diğer aylara göre bu ayda balık daha boldur. İstanbul için, boğaziçi balıkçılarının karadeniz’de avladıkları kalkanlar pek lezzetlidir. istiridye tavsiye edilmez.

MAYIS

istakoz, levrek(son zamanları), barbunya (başlangıç zamanları), tekir, kılıç, kırlangıç, pavurya, karides, iskorpit yenebilir.
İstanbul için, kalkanın, pisinin ve kaya balıklarının en ala zamanıdır. barbunya ve tekir yağsız ve lezzetsiz olur.

HAZİRAN

bu ayda balıklar az tutulur, geçici olarak karadeniz’e yazlığa gitmişlerdir.
dip balıkları da yumurtalarını dökmüş olduklarından dolayı dağınık gezerler. bu sebeple haziran ayı verimsizdir. İstanbul için, barbunyanın ızgara mevsimidir, tekir yağlıdır. kırlangıç iyidir. Levreğin bilhassa kuyruk tarafının tavası pek lezzetli olur.Çünkü artık levreğin en son zamanları ve yağını kaybetmeye başlar.

TEMMUZ

sardalyanın mevsimi başlamıştır. ekim ayı sonuna kadar lezzetini devam ettirir.
tekir, barbunya yine nefasetini devam ettirir.
istakoz, pavurya, böcek bolca çıkar. İstanbul için sardalyenin asma yaprağı içinde ızgarasının tam zamanıdır.

AĞUSTOS
çingene palamutu (küçük palamut) mevsimi açar.
sardalya, kılıç, mercan, sinağrit, ıstakoz ve pavurya yine nefis lezzetlidir. İstanbul için sardalya, barbunya ile tekirin en ala ızgara zamanıdır. ıstakoz, midye ve çağanoz güzeldir.

 

EYLÜL

sardalya, kılıç nefasetini devam ettirir.

palamut irileşmiş olup çeşitli yemeği yapılır. (Çingene palamutundan çıkıp normal palamut olmuştur, büyümüştür)
lüfer, kolyoz, izmarit, kırlangıç bolca çıkar. İstanbul için, barbunya, tekir, lüfer (kofana), ispari, izmarit, kılıç, bu ayda pek lezzetlidir.

EKİM
geçici balıkların yazın karadeniz’de beslenip marmara’ya dönüşe başladığı aydır.
bu, balığın her çesidinin bollaşması demektir.Uskumru, Lüfer, Palamut, Mezgit balıkları cok lezzetlidir. İstanbul için barbunya ve tekirin en yağlı fakat son zamanlarıdır.. lüfer pek yağlı olduğundan yalnız ızgara yapılmalıdır.

KASIM
ekim ayındaki balıkların bolluğu ve lezzeti devam eder.
pisi’nin en nefis olduğu aydır.
torik akışa başlar, lakerdası yapılır. İstanbul için balıkların hepsi lezzetlidir. ıstakozlar çok dolgundur. istiridye ve midye pek lezzetlidir. ama marmara ve boğaz mahsulü olmalarına dikkat etmek gerekir. İstavrit mevsimi başlar.

ARALIK
uskumru, lüfer, palamut, torik yağlı olduklarından her türlü yemeği yapılır.
hamsinin istavritin tam lezzetli zamanıdır
Levrek ve Dil balığı yeni sezon başlangıcıdır.
İstanbul için, balıklar yağsızdır, çoğu yenmez. uskumru yağlı ve lezzetlidir. istiridye ve ıstakozun en ala zamanıdır

Bazı balıklar, bazı mevsimlerde yağlı oluyor. Yağlı balığın ızgarası tercih ediliyor. Az yağlı olanlar fırında, yağsız olan balık türleri de genellikle yağda kızartılarak tüketiliyor. Tüketiciler, balığın yağlı olup olmadığı konusunda bilgi sahibi değilse, mutlaka satıcıdan bunları sormalıdır

Bugün Cuma

Standard

Önümde yığınla yazılması gereken ilginç anılarım var ama hepsi bir sıradayken önemli olan birini öne çektim. içimdeki artık tek olan ben bunu istiyor. Çoklukları bir kenara bıraktım. biraz canlı biraz durgun bir ben bu.

bir iki aydır daha durgunum. Bu durgunluğun getirdiği heyecan beni kıpır kıpır ediyor. Neden mi ? eski benliğime kavuştum, hem de kimseye yanaşmadan. işte bunların bir meyvesi belki de yaşadığım özgüvenim. Bu özgüvenimin de bir ödülünü aldım kendime: Paşam.

Bundan sonra onu Paşam diye bileceksiniz. Bir öncekini kimse bilmezdi. Ama günün birinde anlatırsam bilin ki o da içimdeki denizdi. Şimdi o benim için uzaklarda bir ırmak… akıp gitti.

Günlerden Cuma, çok güzel bir maille güne başladım. “Yaşasın kurtuluyorum bir iş haftasından” edasıyla ortaya çıkan bu mesaj beni her günkü gibi gülümsetti.

Kim istemez cuma olduğunu tekrar tekrar hatırlamak. Cumanın ertesi ve pazarına susamak gibisi yok.

Tabi bu arada evde otururken ısınmadan bağdaş kuran ben, nasibimi almış ve yan diz bağlarımdan bir kaç teli koparmıştım. Bu neticeyle de 6 gün ağrılı metro iniş çıkış merdivenlerinden sonra en sevdiğim tatlı doktorum Tahir’e gidip muayene olmak için sırada beklemekteydim.
Beni gören herkes nasıl tepki verdiyse Tahir de aynı tepkiyi verdi. Kahkahalarla güldü, gülümsedi, sohbet etti. Bir gün öncesinde Anadolu Ateşi seçmelerine hak kazanan ben, içlerinde neler olduğunu öğrendiğim vakit direk vazgeçtiğimi bır bır hiç durmaksızın motor gibi Tahir’e anlatıyordum. O da bu cüsseme bakıp mı gülüyordu yoksa mis gibi şirinliğime mi hayrandı bilmiyorum ama bol sohbetli bir muayenenin arkasından kesinkez bağlarımın koptuğu belliydi artık ve topuklu ayakkabı yasaklanmıştı. TOPUKLU AYAKKABIYI BIR KADINA NASIL YASAKLARSIN ?

Bendeniz sonrasında tuttum Maslak’ın metrolu yollarını. Ofise vardığımda Anneannemin de Kıprıs’a gideceğini öğrendim. Bir gün önce yine bir arkım fal bakarken sana Kıbrıs gözüküyor demişti. Ofiste gerçekten fal bakan biri vaaarrrr !!! Çok mesudum. Bıktım saçma sapan “mezbahacıyla evleneceksin, 3 cocuklu bir adam boşanmış ” diyenlerden. Yuh yani, o kadar mı vahim bir durumdayım. Allah yazdıysa bozsun.

Ben maillerimin ve işlerimin başına geçerken Paşam’ı özlediğimi farkettim. Hemen çekinerekten bir mesaj attım. Sonuçta Cuma’ydı ve görmek istiyordum. Bu mübarek günde günah işlemek hakkımdı onca işlerin arasında. Ama neden günah olsun ki , güzele bakmak sevaptır.

Bana gelen mesaja bak “çok işim var gelemem” . Sen misin bunu diyen! Bana bir öfke bastı. Hemen bir kaprisli cevap tabii… Selen’in nergisimsi duygularına dokundu çünkü.

Ama ama amaaaa :)) sevgili paşam saat 17.30 sularında tam da ben işten çıkmışken gönlümü almayı başardı. Hem de diğer telefonumun kapalı olduğunu hafif kızgınlıkla belirterek. Sadist miyim ne ? Hoşuma gidiyor çekişmeler hafif kızışmalar.

Eve gider gitmez Hırdar’ın tabiriyle “beğendiysen ben aldım beğenmediysen Swarovski aldı” olan elbisemi giydim; tek omuzlu ve dökümlü olan. Daphne’nin de “sen gelmezsen ben gitmem” dediği dans kursumuza iki ayağım bir pabuca girmiş vaziyette koştura koştura yetiştim. Tabii bu esnek diz bağlarımla cok dans edemiyordum. Yine de günün jübilesini yapıp Paşam’a koşturdum. Çaktırmadan elini tuttum ve yürüyerek biraz galata yaptık biraz asmalı. En sonunda kafesimizin içinde totoşumuza yer bulduk tünelde. Sohbet muhabbet gidiyordu da Paşam kuruyemişlerini yerken, çaktırmadan parmaklarımı da yiyiordu. Artık bendeki can da can yani. Nereye kadar dayanır. Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir ya. O misal , sen misin bunu bana yapan. gittim usulca yanaştım yüzüne doğru ve minik bir buse kondurdum. Ohhh canıma değsin, yarasın !

Sonrasında ne mi oldu ? Selen Gülün’ün çığlak sesi ve piyano eşliğinde buselerimizi devam ettirdik sakin sakin. Hatta Paşam’ın tabiriyle “sinirleri alınmış gibi hissederek”.

Bu paşa bir çocuklaştı bir uslandı. yanımda cıvıl cıvıl olan Paşa gitti yerine süt dökmüş kedi geldi. Bir de demez mi “ummuyordum beklemiyordum” diye… Ölür müsün öldürür müsün ? Hem öptük hem suçlu olduk. “Sen sabırlı-ben sabırsız, orta yolu buldum” diye hazırcevaplılığımı kullandım.

Alain De Botton’un dediği gibi “En cazibeli olanlar, ne onları hemen öpmemize izin verenler (nankörleşiriz sonra) ne de asla öpmemize izin vermeyenler (onları da çok geçmeden unuturuz) değil, bu ikisi arasında cilveleşenlerdir.”

Şimdi ben cazibemi kaybettim mi kaybetmedim mi anlayamadım ?

Hastanede Tatil

Standard

Sevgili Bugün’üm,

Yatak döşek hasta olabilecekken patronumun bana bahşettiği tatil beldelerini görme işi (işi diyorum bak) , tam zamanlamayla geldi. Elbette ben de isterdim benimle birlikte dolaşan bir öksürüğün olmamasını, lakin o kadar bakteriye de bir önayak oldu bu işgezisi. Hepsi birden deniz kenarında sefasını sürdüler ama cefasını çeken bendim.

5 yıldızı otellerde kalırken; hamama, saunaya , havuza filan girdiğimi düşünme. Bildiğin sadece yedim yedim yedim ve yattım. Evet 3 yediysem 1 yattım. Dolayısıyla kilo aldım. Hoşgeldin eski Selen!!! Ama olsun. Annem dedi ki: “oturmamış kilolar bunlar, haftasında gider hareket edersen zaten”. Anne duy beni, HASTAYIM!! Hareketliyim, enerji patlaması var bende dediysem de, o kadar da değil. Bildiğin, beni hurdacıdan parça parça toplayayıp, toplama Selen yapacaklar.

Silivri, Zonguldak, Antalya, Çanakkale derken İstanbul’a varmak benim için asıl tatil cennetiydi. Minik minik gözle görülmeyen canlılarla dolu vücudumu paspasın önünde çıkarmak istedim resmen.

Annemi de bir özlemişim ki sorma… Hemen Çanakkale’den aldığım Ezine Peyniri, Peynir helvası ve Antalya’dan getirdiğim Bergamot Reçelini uzattım anamın benim için yemek hazırlarken çinekop kokan ellerine. Sonra bir özlem giderdik ki laf aramızda birlikte yattık. E tabi kocası Çorlularda inşaatlarla uğraşırken ben de eski anılarımı tazeleyeyim dedi, bebek olmak ne demekmiş diye. Hoş ya, hiç değişmez annemin gözünde ben hep öyleyim. (meme filan emmedim, yanlış anlama! Annem zaten menepozda, çocuk da doğurmaz artık, ohhhhh paşalar gibi yaşarım ben de, el bebek gül bebek)

Gün ağırdı ve ben karnımı doyuracak olan kahvaltıya bir merhaba çektim. Akabininde patronumla yapacağım toplantıya yetişmek için tekrardan evrak dolu bavulumu hazırlayıp doğru bir taksiye hooop, “Esentepe, lütfen!” O kadar özlemişim ki buralarda olmayı… Bir mutluydum ki takside, adam gülümsememin (gülücüklerimin demiyorum, dikkatini çekerim) sesini duyup “Buyiiir??” diye ses çıkardı.

Şimdi ise benim için hayalimlerimden birini gerçekleştirmeye yola çıkıyorum. EV’leniyorum !!!

Ve bir şarkı mırıldanıyorum

“şişli belediyesinin yolları taştan
Gel borçlan da para çek bankadan
Olur sana güzel bir ev aman
Anacığının yanbaşından “

Öperim ona göre !

Hayallerde Sen

Standard

Dün İstanbul’u izliyordum uzaktan
İçinde sarhoş gemiler yüzerken
Bir yandan dolunay gözcülük yapıyor,
diğer yandan köprüde arabalar ip atlıyor,
Gecenin esrarengizliğine kafa tutuyorlardı.
Ben ise boğaiçine senin hayallerini koyuyordum
Kendimi anlık hediyelere boğuyordum
Boğuldum oracıkta kendi sessizliğimle
ve ses verdim sigaramın son dumanıyla …

2010